1924’te İstanbul’un dar sokaklarında, bir askeri
teşkilatın sadece kırk sekiz evli kadın için
kurduğu özel kayıt sistemi, toplumun her
köşesinde sessiz bir olaya dönüşür. Bu sistem,
"dışarıda kalmış" bireyleri
mahkemelerde değil,
ailelerin kendi hukuklarıyla cezalandırır.
Erkek adı Tahir, babası bir silah ticaretiyle
ünlenen bir iş insanı. 17 yaşında, zorla
evlendirilir — bir kuzeniyle bir sözleşme nişanı,
“mali sorumluluk” diye adlandırılır. Ama nikah
cüzdanı alındıktan üç gün sonra, Tahir’in annesi
gizlice bir kâğıt doldurur: "Ailesiyle birlikte,
1935’e kadar asıl kimliği gizli kalacak."
Tahir, 1936'da bir rüyada yerinden hareket eder.
Yer, aynı sokak ama taşlar kırık, sokak
lambaları elektrikle değil gazla yanar.
İnsanların yüzünde bilinçsiz bir sessizlik var.
Burası, Osmanlı’nın son ayı, Türkiye
Cumhuriyeti’nin henüz resmiyet kazanmadığı zaman.
Orada, bir kız, onun kendi geleceğine benzeyen
bir ruh gibi durur. İsmi Serra, bir kadının
kıyamet kahramanı olarak kurtardığı bir kız.
Tahir, burada onunla tanışırken, kendi
geçmişindeki anılarını hatırlamaz; ama göğsünde
bir kılıç saplanır — bu olay, o andan itibaren
onun ‘gerçek’ kimliği olur.
Serra, ona söyler: “Sen bu kentte yaşamıyor
olman gereken bir şey. Senin bir başka yolum var.
” O gece, Tahir’in sahip olduğu ilk ve tek
şeysel aracın bir kalemi olduğunu fark eder.
Kalemin ucundan bir çizgi çekilir — ve şehir
birden parçalanır.
Gerçek dünyada, Tahir 1935’in başında, bir kaza
sonucu bir binanın dibinde uzun süre donmuş
kalır. Bir doktor, onu kurtarmak için “geçmişte
bir kişiyle konuşması” gerektiğini önerir. Ama
Tahir, artık bir başkası gibi davranır.
Kendisini kurtaran kadının, bir kâğıda yazdığı
“Senin bir yolu var” notuyla birlikte, kendi
mevzuatını yeniden yazar. O günden sonra,
1938’de bir erkek, bir kasabada, bir eski okul
öğretmeni olarak kaybolur. Kimse onu tanımayacak.
Ve bu kez, kendisiyle birlikte iki çocuk
arasında, bir kavuşma daha yapacak. Bu defa,
onur mücadelesi değil, bir seçimin bedeli.
Umutlu, çünkü her geçişte, bir yol açılıyor.


