1923 yılında, İstanbul’un sokaklarında kaybolan
bir adam, aniden bir evin içinde uyandı.
Gözlerini açtığında, tanıştığı her şey değişmiş
gibi görünüyordu. Evi saran bir sessizlik, eski
çağlardan kalma bir hava taşıyor gibiydi.
Onu kimse tanımadı. Onun da kendini tanıması
zordu. Yalnızca bir bilgi vardı: o, bir zaman
yolcusuydu.
O gün, bir kadın onu görünce çığlık attı. "Sen…
sen öldüğün!" dedi. Adamın ismi, artık bir miras
değil, bir suçtu.
Bir meclis kararıyla, o kişiye yeni bir kimlik
verildi. Onu, bir ailenin içine soktular. Ama o
aile, eski devletin parçalarını taşımaktaydı.
Yeni adı, "Erkek" oldu. O, bir erkeğin yerine
geçmişti. Ama o erkek, başka biriyle evlenmiş,
onu unutmuştu.
Erkek, ailenin başkanının karısına bakan bir
çocuktu. O kadın, onu manipülatif bir üvey anne
olarak yetiştiriyordu. Ona her şeyi anlattı, ama
hiçbir şeyi unutturamadı.
Ama Erkek, anıları silinemeyen biri değildi. Bir
gece, kendi yatağındaki bir defteri buldu.
İçinde, 1950 yılına ait bir kayıt vardı. O
tarihte, bir adamın kaybolması için plan
yapılmıştı.
Erkek, bu planın kendisi olduğunu anladı. Ama
kimin planıydı? Ve neden onu öldürmek
istemişlerdi?
Karanlık bir koridorda, bir ceset bulundu. Erkek,
o cesedin yüzünü gördü. Aynı yüz, kendi yüzüydü.
Bir mektup, onun kumbarasında bulundu. "Seninle
aynı zamanda doğmuşsun. Ama benim için ölmek
zorundasındı." Mektubun imzası, o ailenin
başkanının imzasıydı.
Erkek, bu olayların hepsinin birbirine bağlı
olduğunu anladı. Ama ne kadar geriye gidersen, o
kadar karanlıkla karşılaşır.
Sonunda, o aile, onu kurtarmak istedi. Ama onlar,
kendi düşmanlarını bile tanımıyordu.
Erkek, sonunda kendi özgün kimliğini yeniden
keşfetti. Ama o kimlik, onu kendi ailesinden
uzaklaştırıyordu.
Ve o, artık yalnızca bir erkeğin yerine geçen
biri değil, kendi hikâyesini yazan biri haline
geldi.


