1938’in ilk ayı, Ankara’da bir evin kapısında

kırmızı kumaş asılır. O gün, babasının

bacağındaki darbe, bir meclis kararına dönüşür:

Erkek çocuk, aile mirasını almak için bu akşam,

bir gizli nikahla Kuzey’den gelen kızla

evlenmelidir. Oğlun adı Halil, ama artık

yalnızca “Erkek” olarak anılır — bir kural, bir

yük, bir kanun.

Saatler geçer. Ev, 1920’lerin eski tarzı kırık

duvarlarla doludur. Dışarda, yeni kurulan

devletin rüzgârı, Osmanlı dokunaklı meydanlarını

terk ederken, yerine cam ve beton sokaklar

uzanır. Bu dünya, artık eski kavramların sahibi

değildir. Aile, toprak değil, hukuk budur. Baba,

her sabah kalktığında bir mührü koyar: bir kalem,

bir imza, bir kıyım.

Halil, annesinin odasında gizlenmiş bir sandık

bulur. İçinde, bir kâğıt: “Zehirli Kadeh, kime

verildiyse, o kadeh içilen günün sabahında, aile

reisi ile aynı saatte ölmelidir.” İmza,

babasının. Bir suçu, bir tehdidi, bir hikâyeyi

yok etmek için yazılmıştır.

O gece, şarapla dolu kadeh masaya konar. Baba,

sesini yükselterek, “İlk çocuğunuz, ilk kadeh,”

der. Halil, gözlerini kapatır. Gözleri

açıldığında, kadehteki sıvı değişmiştir. Kırmızı

değil, siyah. Suda bulaşık bir iz, alev gibi

yanar.

Kadeh, iki dakika sonra içilir. Baba, yere

yığılır. Soluk alamaz. Hemen ardından, bir kâğıt

okunur: “Çocuk, bir kılavuzdur. Zehir, doğrudan

gelmez. Ama o, sadece kaçıp durmayacak.”

Daha sonra, Halil, bir kılıç alır. Babasının

tuvaletinde, bir cephane kutusu bulunur. Dışarı

çıkar. Ankara’nun girişinde, bir tren bekler.

Tren, kente geldiğinde, babasıyla beraber değil,

kendi adıyla yazılıdır.

Yolculuk, bir daha geri dönülmez.

Romantik bir an gelir: bir kadın, bir istasyonda

elinde bir çiçekle durur. Yüzünde, halim.

Yanında, bir bilgi: “Bir kadeh, bir kez içilir.

Ama bir aşk, üç defa yaşatılır.”

Ama o, bakmaz. Tren, hızlanır. Gidiş, artık bir

kavgadır.

Bu parça, sonuçta kalır: bir erkek, bir aileden

kaçar; bir kadeh, bir ceset bırakır; bir dünya,

yeni bir hukukla başlar.