Eski bir kışla, 1923’te Osmanlı

İmparatorluğu’nun son günlerinde inşa edilmiş. O

dönemdeki askeri mekanlar, yeni Cumhuriyet’in

temelini atmıştı. Yeni hükümet, bu alanları

milli miras olarak tanımlamış; ancak bir zaman

sonra, devletin elinden geçerek yalnızca eski

adaların isimleriyle anılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, bu ada, hem silah

depolama hem de gizli bilgi arşivleri için

kullanılmış. 1940’lı yıllarda, bu yerin altında

kalmış bir kütüphane bulunur. Ancak bu kütüphane,

sadece siyasi dokunulmazlık ilkesine göre

korunuyordu. Her kim o bölgede bulunsan, ona

karşı hiçbir kanun geçerli değildi.

Bir sert polis, bu ada üzerinden bir soruşturma

yaparken, bir gizli ihaleye dahil olur. Bu ihale,

ada üzerindeki gizli dosyaları almak için

düzenlenen bir pazarlık. Fakat bu pazarlık,

sadece para değil, aynı zamanda kaderin

parçasıydı.

Polis, ihaleye katılmak zorunda kalır. Çünkü ada

üzerindeki bu dosyalar, onun geçmişini

değiştirebilir. Birlikte çalıştığı bir gazeteci,

bu dosyaların içinde bir ceset bulur. Ceset,

1930’larda kaybolmuş bir politikacıya ait.

Polis, bu cesedi çıkarırken, ada üzerindeki

güvenlik sistemlerini devre dışı bırakır. Ama bu

eylem, onun kaderini değişir. Ada, artık sadece

bir yer değil, bir test haline gelir.

Fedakarlık, burada sadece bir duygusal kavram

değil, bir kurallar sistemi haline gelir. Polis,

ada üzerindeki bu kurala tabi olur. Eğer ceseti

çıkartırsa, kendisi hapse atılır. Ama eğer

bırakırsa, o da ölüyor.

Sonuç, ada üzerindeki bu dosyaların bir kısmı

ortaya çıkar. Polis, bu dosyaların içinde bir

şifre bulur. Şifre, ada üzerindeki gizli bir

mermer taşında saklı. Taş, bir dizi harflerle

dolu.

Bu harfler, bir zamanlar ada üzerindeki kurtuluş

mücadelesini anlatan bir yazıt. Polis, bu

yazıtın içeriğini okurken, kendi geçmişinin bir

parçasını öğrenir.

Ada, artık sadece bir yer değil, bir anı haline

gelir. Polis, bu anıyı taşıyarak, ada üzerindeki

tüm kuraları yeniden tanımlar.

Ama bu anı, onun kaderini de değiştirecek.