Yenişehir’in dar sokaklarında tütün kokusuyla
boğulmuş bir gece, Meryem’in anne babasının çöp
kutusunda bulduğu bir kolyeyi taşıdığı an. Altın
kemer, içinde kırık bir cıvık taş — onu üç gün
sonra ilk kez tutarken, gözleri karanlığa dalıp
bir saniye boyunca kentteki tüm ışıklar söndü.
Gecenin ikinci yarısında, evindeki tüm
elektrikler patladı. Meryem’in elindeki kolye
titredi, duvardaki saat döndü geriye doğru.
Doktor’un söylediği “sinirsel kriz” yerine, bu
yeni kurallara uydu: her akşam, saat dokuzda,
gölgeyi oynatan şey, kalbin ritmini değiştirdi.
Ailesi, köyden geldiklerini saklamak için zorla
evlendirme teklifini reddettiği gün, Meryem’in
adı kayıtlarda silindi. Bir fırın işçisi olarak
çalışmaya başlamasına rağmen, her sabah yatak
odasında bir erkek figürü görünüyordu — gözleri
yoktu, ama her defasında onu izliyordu.
Sadece bir yıl geçmeden, Meryem’in koltuk
arkasında oturan yabancı bir adam, bir kâğıt
koydu: "Biliyorum seni. Sana verilen kolyeyi
almayacağım." Erkek, adı Taner idi. Gönüllü bir
mafya kuyumcusu, ama gerçek yüzü başkaydı:
antika koleksiyoncular arasında “Kıyamet İmzalı”
diye anılan bir ruh.
Meryem, bir gece kolyeyi çıkardığında, yatağında
toprağa benzeyen bir kumaş uzandı. Dört gün
boyunca rüzgâr durmadı; ağaçlar ters yöne bakan
gölgelerle donatıldı. Şehirdeki bir kütüphanede,
bir kısım antika kitap kendi kendine yanmaya
başladı. En sonunda, kolyenin taşının içinden
bir ses çıktı: “İkinci dönüşüm zamanı.”
Zorunlu evlilik yasağı, Taner’in ailesinin
etkisine dayanıyordu. Meryem’in bir gün, bir
evlenme yazısıyla kapanmış bir mektupla karşı
karşıya geldi: “Seni kaptırdı. Ama benim kılıcım
senin kaderindir.” O yazının altına, bir kalemle
çizilmiş bir imza vardı: Hilmi. Babası. O anda,
oğlanın yüzünde değil, annesinin gülümsediği bir
fotoğrafın arka yüzünde, aynı imza vardı.
Bir sabah, Meryem’in evi bir anda ortadan
kayboldu. Gökyüzü kırmızıydı. Onun yerinde, eski
bir hamamın kalıntısı vardı. Kolye, artık
sırtında değildi. Ama bedeninde, bir dizi kırık
harf izi oluşmuştu.
Şehirdeki herkes, bir süre önce gördü: Meryem’in
resmi, katedral camında iki kere belirivermiş,
ama kimse onu tanımamıştı. Kimse onu tanımamıştı
çünkü, yalnızca o andan itibaren, o kişi artık
bir yerdeydi, ama hiçbir yerde değildi.
Yenişehir’in en uzak köşesinde, bir çocuk, bir
koltukta bir kadın görürdü. Ses yoktu. Yalnızca
kolyenin titremesi, bir tek kelimeye karşılık
gelirdi: Bitti.


