Bir kış gecesi, beş yaşındaki çocuk, babasının
elinden kaçarak sokaklara dökülür. Mahalledeki
çocuklar onu "çocuk" diye anar, ama o artık
başka bir şeydir. Babası, Cumhuriyet'in ilk
yıllarında emekli bir subaydır; artık hâlâ
kıyafetinde askeri renkler vardır, ama artık
sadece evdeki masaya oturur. Çocuk, okula
gitmeyi reddeder. Onun için bu dünya, yeni
kurulan devletin düzeniyle şekillenmiştir.
Okulda öğretmen, onun "eski kültüre bağlı"
olduğunu söyler. Oysa çocuk, daha çok yabanıl
bir doğa ile özdeşleşir. Sokaklarda kovalamaca
yapar, çöpleri toplar, sıradan insanlarla
konuşur. Baba, onun bu davranışları üzerine bir
karar verir: çocuk, özel bir okula gönderilecek.
Daha çok "yeni Türkiye"ye uygun bir eğitim
alacak.
Çocuk, okulda yeni bir dil öğrenir. Ancak burada,
herkesin gözünde "eski" olarak görülür.
Sınıfta
bir kız, onun hakkında söz eder: "O, yalnızca
kırk yıl önceki bir çocuk." Bu söz, çocukta
derin bir yara açar. Bir gece, odasında kitaplar
yanar. Ateş, eve yayılır. Baba, çocukla
ilgilenmekten vazgeçer.
Yıllar geçer. Çocuk, bir gün mahalledeki eski
bir evin içinde bulunur. Kırk yıl önce, aynı
evde yaşayan bir aile vardı. O zamanlar, bu evin
sahibi, Cumhuriyet'in yeni kanunlarına karşı
çıkan bir kişi idi. Şimdi, çocuk, onun mirasını
taşıyor. Ev, artık bir tarihi yer haline
gelmiştir. Çocuk, bu evdeki kimselerin
hikâyelerini anlatır. Her anlatım, bir önceki
nesilden gelen bir yasağı çiğner.
Baba, sonunda çocuğu tekrar bulur. Ama artık
çocuk, onun düşündüğünden farklıdır. Babası,
onun bu değişimden sorumlu olduğunu düşünür.
Çocuk, bir süre sonra bir kavga içeride kalmak
zorunda kalır. Olaylar, evdeki kimselerin
geçmişini ortaya çıkarır. Sonuç, bir sürgün
kararıdır. Çocuk, mahalleye geri dönmez. Ama
onun adı, artık bir efsane olur.


