1923 yılında İstanbul’un en sessiz sokaklarında,
bir kadın elinde kırk yıldızlı bir incir
ağacının dalıyle dolaşır. Kıyafeti, onu sadece
bir ev hanımı gibi görünen bir maskeden başka
şey değildir. Oysa bu ağaç, bir siyasi liderin
soyundan gelen kızını korumak için
kullanılmıştır. Kadın, bu ağacın altında kalan
gizli bir mezarın sahibi olur.
Yeni kurulan cumhuriyetin yasaları, herkesin
adını ve soyunu açıklamasını zorunlu kılar.
Kadının adı, aile kayıtlarında yoktur. Bu, onun
hayatını tehlikeye atar. Bir polis memuru, onun
gerçek kimliğini öğrenmek ister. Kadın, bu
memura karşı koyarken, bir vefalı dostun elinden
bir mektup alır: "Seninle aynı köprüyü
geçmeyenler, seni asar."
Mektup, bir mafya ailesine ait olan bir 'lanetli
nesne' hakkında bilgi verir. Bu nesne, bir
cinayetin izlerini silen bir şifreli kalemdir.
Kadın, bu kalemi ele geçirmek için kendi
ailesine ihanet eder. Ama kalem, ona sadece bir
hediye değil, bir tehdit de sunar: "Sana kime
güvenirsen, o da sana ihanet eder."
Cumhuriyet'in ilk yıllarında, şehirdeki gizli
yerlerde, yeni yasaların altındaki karanlık bir
dünya ortaya çıkar. Kadın, kalemle yazdığı bir
mektubu bir gazete başkanına verir. Mektup, bir
siyasi isimle ilgili suçları açığa çıkarır.
Ancak bu, onu daha büyük bir tehditle karşı
karşıya getirir.
Vefalı dost, onun kaçmasına yardım eder. Ama
kaçış sırasında, bir kavga başlar. Kadın, kalem
ile bir silahı eline geçirecek kadar güçlü olur.
Silah, o anki bir politikacıyı öldürür. Bu olay,
tüm ülkeyi sarsar. Kadın, artık yalnızca bir
kadın değil, bir efsane olur.
Nostaljik bir akşam, bir baba, oğluna bir hikâye
anlatır. Hikâye, kırk yıldızlı incir ağacının
altında geçen bir aşkla başlar. Sonra, bir
kalemle yazılmış bir mektupla sona erer. Oğlan,
hikâyeyi bir kitap haline getirir. Kitap,
Cumhuriyet’in en çok okunanları arasında yer
alır. Ama kitabın son sayfasında, bir not vardır:
"Bu hikâye, sadece bir kere anlatılır."


